
Hızla Değişen Dünya ve İnsan
Kim ne derse desin, insanın şekillendirdiği dünya o kadar hızlı değişiyor ki, hangi sosyal sınıftan olursa olsun, yaşanan koşulları doğru algılamak ve ona uygun davranmak giderek zorlaşıyor. Bilimin sunduğu olanaklar baş döndürücü bir halde hayatımıza yön veriyor. Sağlıkta, ulaşımda, iletişimde ve bilişimde sağlanan hız, insanın daha sorunsuz yaşamasını sağlıyor. Hastalıklara daha hızlı teşhis konulması, iyileşmenin daha çabuk gerçekleşmesi, bir yerden bir yere gitmenin artık zaman kaybı olmaması, robotların yavaş yavaş hayatımıza girmesi, daha konforlu yaşama olanakları sunması ve haberleşme ile bilgi edinmenin hemen gerçekleşmesi, bunlar hızın hayatımıza kattığı olumlu durumlar! Kim bilir, daha birçok alanda ne hızlar kazanılacak!
Bilim ve mühendisliğin insan yaşamına sağladığı bu kolaylıklar, bu kolaylıkları üreten araçların mülkiyetinin çok dar bir kesimin elinde olması nedeniyle beklenmedik sorunlar yaratabiliyor. Bu “dar kesim”, daha çok kar etmek üzere kurduğu düzenle, “kapitalizm” gelişen teknolojiyle birlikte kendini değişen koşullara göre modifiye ederek sorunlarını daha hızlı çözmeye çalışırken, insanı da daha hızlı yaşamaya zorluyor. Hayat, bir anlaşılmaz koşuşmaca içinde geçiyor! İnsan, hep bir yerlere yetişmeye, hep bir işi bitirmeye çabalıyor. Sürekli “daha”, “daha”, “daha”… Daha hızlı bilgi, daha hızlı ulaşım, daha hızlı yemek, daha hızlı para kazanma, daha fazla kar, hatta daha hızlı futbol, daha hızlı müzik! Sonuçları nereye varacak? Birçok insan bu koşullarda daha iyi yaşadığını düşünürken, çoğu kişi sele kapılmış gibi akıp kayan, değişen koşullara kapılıyor.
Bu bağlamda, “üretim araçlarını” ellerinde tutanların bazı karar ve davranışları, üretim gücünün insan varlığına aykırı kullanılma olasılığı ve durumu, insanlık için sayısız tehlike oluşturuyor. Açlık, çevre kirliliği, örgütlü suç, cinsel istismar, cinayet, kadına şiddet, uyuşturucu madde kullanımı gibi sorunlar günümüzdeki olumsuz tabloyu oluşturuyor.
Hızlı Trenler ve Tüketim Tutkusu
Tüketim tutkusu, konformizm ve yerel sorunların çözümünün uluslararası odaklar tarafından belirlenir hale gelmesi gibi olgular, daha fazla para kazanmak için “üretim ve tüketimi” hızlandırma girişimlerinin sonuçlarındandır. Kendi etrafında saatte 1600 km, Güneş çevresinde ise yaklaşık 107.000 km hızla dönen dünya, daha “hızla” döndürülmek isteniyor! Uzaya çıkıp dış gezegenlere ulaşmak hedefleniyor. Mekatronik, robotik ve bilgi akışı bu hızın motor gücüne dönüşüyor. Akıllı zeka (AI) bir anda en karmaşık bilgileri içeren makaleler yazabiliyor. Ancak bu arada teknoloji, denetlenemeyecek noktalara ulaşıyor. Varsıllar tabii ki bu gidişattan memnun! Onların olanakları ve rahatları artıyor!
Tabii ki bilimin ve teknolojisinin gelişmesi, insan yaşamına genel olarak olumlu katkılarda bulunuyor ama bu katkılar hakça paylaşılmıyor. Alt sosyal katmanlar bu hıza özeniyor, daha iyi yaşamak için çırpınıyor. Ancak etkili bir örgütlü mücadele ile köklü değişimlere kalkışamıyor, önderlik edemiyor. Zaman zaman sokaklarda sert protestolar yaşanmasına rağmen, mevcut sistemi değiştirecek gücü olmayan topluluklar, özellikle orta sınıflar, bu olumsuz sonuçlardan uzak durmak için çözümler arıyor, denemeler yapıyor. Dünya’da ve ülkemizde birçok küçük ve orta büyüklükteki kentte yaygınlaşan yeni yaşam biçimlerine yöneliyorlar. Mevcut global düzeni bozmadan, sarsmadan özgül çareler arıyorlar. Bunlardan biri de dünya genelinde yaygınlaşan “Yavaş Hareketi”dir.
Yavaş Hareketi: Cittaslow
“Cittaslow-Yavaş Kent” kavramı ve uygulamaları, insanın hızla değişen dünyasında bir nebze olsun yavaşlamak ve hayatın tadını çıkarmak için ortaya çıkmıştır. 1986 yılında İtalya’da, Roma’nın ünlü İspanyol Merdivenleri’nin bulunduğu Piazza di Spagna’daki bir “Fast Food” (Çabuk Yemek) restoranının açılmasını protesto eden İtalyan gastronomi yazarı ve eylemci Carlo Pertini, “Slow Food” (Yavaş Yemek) hareketinin temellerini atmıştır. Carlo Pertini, “Fast Food” yerlerinin insan sağlığına ve yaşamına uygun olmadığını savunuyordu. Karbonhidratlı/unlu yiyecekler, yağla kızartılmış besinler ve şekerli içeceklerin sık kullanılması; şişmanlık, yüksek tansiyon, kemik erimesi ve çocuklarda gelişim bozukluğu gibi olumsuzluklara yol açıyordu. Bu işe “kapital” yatıranlar da seri üretim yapmak, az işçi çalıştırmak ve hazır hammadde kullanmak gibi avantajlarla daha çok kar elde edebiliyorlardı. Bu durum, hızlı yaşamak zorunda kalan insanlar için de uygundu: Hızlı yemek ye, hemen işe koş!
“Yavaş Hareketi”, endüstriyel ve teknolojik devrimin ardından daha fazla ürün ve kar elde etme isteğinin insan hayatına getirdiği hızlı akışa karşı modern bir tepkiydi. Tembellik yapma ve her şeyi oluruna bırakma anlamına gelmiyordu elbette! Durumun teorisyenliğini Norveçli düşünür Guttorm Floistad yapıyor. Öncelikle Antik Çağ’ın Efesli filozofu Heraklitos’un belirttiği yadsınamaz olguyu tekrarlıyor: “Kesin olan tek şey her şeyin değiştiğidir.” Ardından kendi görüşünü ifade ediyor: “Dünyamızda değişimin hızı durmadan artıyor: Ölmek istiyorsan hızını arttır! Günümüzün mesajı budur! Herkese hatırlatmak gerekir ki, temel ihtiyaçlarımız değişmiyor. İhtiyacımız, fark edilmek ve takdir edilmektir. Yakınlık, ilgi ve biraz da sevgidir. Bu yalnızca insan davranışlarının yavaşlamasıyla olanaklıdır. Hızlı değişimlerin yerine, yavaşlığı, yansımayı ve birlikte olmayı koymalıyız.”
Sakin Kentler Arayışı
Dünya’daki “Yavaş Hareketi”ne koşut olarak, yaşamın çok hızlı ve gürültülü aktığı kentlerde yaşamak istemeyen birçok “kentli orta sınıf insan”, ya köylere ya da sessiz sahil kasabalarına kaçıyor. Yönetmenliğini ve baş oyunculuğunu Mustafa Can Saçıntı’nın yaptığı “Mandra Filozofu” filminde, “Mustafa Ali” karakteri bu eğilimi komedi yöntemleriyle yansıtıyor. Özellikle küçük kentsoyluların yaşanan toplumsal sorunlardan kaçışını ve doğaya sığınışını gözler önüne seriyor. Öte yandan, bazı aydınların öncülüğünde kentlerde yaşamaya zorunlu birçok insan da günümüzde “Cittaslow” (Yavaş Kent) oluşturma girişimiyle “Yavaş Hareketi” kendi kent yaşamlarına taşımaya çalışıyor. 18. yüzyılın büyük eleştirmeni ve hicivcisi, Fransız yazar ve düşünür Voltaire’in “Candide ve İyimserlik” adlı eserinin sonunda “(hadi) Kendi bahçemizi ekelim”, “Nous cultivons notre jardin” önerisi belki bugünkü yönelimin işaretçisidir.
Cittaslow: Yavaş ve Sakin Kent
Çağımızda “Cittaslow”, hızlı kent yaşamına karşı ciddi bir tepki olarak ortaya çıktı. Yeni yönelim, doğaldır ki kent yaşamını da değişime zorluyordu. “Yavaş, Sakin Kent” anlamına gelen “Cittaslow”, İtalyanca “Citta” kelimesi “kent”, İngilizce “slow” kelimesi “yavaş” sözcüğünden oluşuyor. “Cittaslow”, dünya genelinde yaygınlaşan “Yavaş Hareket”in bir parçası olup, kendini çok yavaş hareket eden sevimli “salyangoz” görünümüyle simgeliyor. Bu hareket, ilk kez, 1999 yılında İtalya’nın Toscana bölgesindeki Chianti kentinde başladı. Yavaş, sakin bir kentte yaşamak isteyen insanlar artık bunu örgütlü bir şekilde kurala bağlı olarak gerçekleştirmeye başladılar.
Rastlantı mıydı acaba? Yoksa coğrafya mı özendiriyordu? Toscana, dalgalı yamaçları, şirin vadileri, kıvrımlı koyları ve kültür kokan kentleri ile Batı Anadolu coğrafyasının bir benzerine sahipti. Antik Roma kültürünün kökeni kabul edilen Etrüsklerin, Batı Anadolu’dan buralara göç ettiği düşünülmektedir. Toscana gibi yerlerde yavaş kent oluşturmaktaki amaç; hayatın genel hızını, özellikle kent alanlarını daha az kullanarak, insan ve taşıt hareketlerini yavaşlatarak yaşam kalitesini yükseltmekti. Bunun için kurallar konuldu. Başlangıçta “59”, 2013 yılında “70” ayrı ölçüt tanımlandı. Baş kurala göre, nüfusu 50.000’den az olan yerler ancak “Cittaslow” olabiliyordu. Bu büyüklükteki kentlerde çevreyi korumak, kentlerin tek tipleştirilmesine karşı koymak, kültürel çeşitliliği desteklemek ve daha sağlıklı bir yaşam tarzı sağlamak gibi hedefler öne konuyordu. “Yavaş ile hızlı” ilginç bir karşıtlıkla insan yaşamında yarışıyordu.
Türkiye’deki Yavaş Kentler
Bu hareketin ülkemizdeki ilk örneği İzmir metropolünün hemen yanı başındaki Seferihisar’da ortaya çıktı. Denizden içerde bir küçük kent olan Seferihisar, Sığacık iskelesiyle denize bağlanıyor. Seferihisar, denizin yanı başında, yemyeşil bahçelerin içinde, dünya genelinde yaygınlaşan “Cittaslow” kentlerinden biri olmaya çalışıyor. Türkiye’de ayrıca Muğla’nın Akyaka; Sakarya’nın Taraklı; Çanakkale’nin Gökçeada; Aydın’ın Yeni Pazar; Isparta’nın Yalvaç gibi birçok kent “Cittaslow” uygulamalarını örnek alıyor. Ancak gerçek bir “Yavaş, Sakin” yerleşim yeri olmak için bu bağlamdaki kuralları yerine getirmek ve uymak gerekiyor. Aksi takdirde bu uygulama, yenilikçi görünen, reklam kokan gösterişli bir “etiket” olmaktan öteye gidemiyor.
Tarihsel bilgiler, İzmir’in Seferihisar’ının “Yavaş, Sakin Kent” olmaya çalışmasının başka bir anlamı olduğunu söylüyor. Seferihisar’ın geçmişi Antik Teos kentinin izlerini taşıyor. Günümüzdeki “Cittaslow” tanımını karşılamasa da gülümseten bir çağrışımla, yaklaşık 2300 yıl önce de tümüyle yavaş, sakin ve sessiz bir kent olma hedefi vardı.
Teos: Antik Dönemde Sakin Bir Kent
Teos, Antik Çağ’da Anadolu’nun batı kıyısında, Helen/Yunan boylarından İyonların on iki kentinden biri olarak biliniyordu. Ege kıyısında iki ayrı limanı bulunan bu kent, o dönemde üzüm bağlarının, esrimenin ve sanatçıların koruyucu tanrısı Dionysos’un görkemli tapınağıyla ünlüydü. Bu tapınak Anadolu’da bu inanca adanmış en büyük tapınaktı. Dionysos, mitolojiye göre, bugün dahi bağları ve kara üzümüyle ünlü Çal-Denizli doğumlu bir Anadolu tanrısıydı. Antik dönemde bu kentte Dionysos tapınağının yanı sıra “Dionysos sanatçıları” olarak bilinen bir sanatçılar birliği de bulunmaktaydı. Bu birlik, Ege’nin diğer kentlerindeki şenliklere ve törenlere buradan sanatçı gönderiyordu.
Kentlerinde şenlik yapmak isteyenler, sanatçı bulmak için Teos’a gelirlerdi. Bir süre sonra Teos’un yerlileri, bu karmaşadan rahatsız olduklarını, “sakin” bir kent istediklerini dile getirmeye başladılar. Teos, gürültü çıkaran sanatçıları istemiyordu! Bu durumda, kentte büyük tartışmalar yaşanmış olmalı. Oysa sanatçılar, elbette maddi ve manevi anlamda gürültü yapacak, çıkardıkları seslerle var olan düzeni sorgulayacak, egemenleri uyaracak ve akıllarına yatmayanlara tabii ki karşı çıkacaklardı. Şairiyle, tiyatrocusuyla, şarkıcısıyla festivaller, tabii ki gürültülü olurdu. Davulsuz çalgısız şenlik olur mu hiç?
Yayılan şikayetler, Teos’a sahip siyasal gücün de kulağına gitti. O zamanlar bölgeye egemen Pergamon’un Kralı II. Eumenes, çok akıllı bir adamdı. II. Eumenes, 140 yıl önce Berlin’e kaçırılmış ünlü Bergama’nın Zeus Sunağını da yaptırmıştı. Pergamon’daki dünya’nın en büyük ikinci kütüphanesini o yaptırmıştı. Gürültücü olarak addedilen Dionysos sanatçılarını kendi propaganda aracı olarak değerlendirmek üzere, Teos’dan aldı ve Pergamon/Bergama’ya getirdi. Kral II. Eumenes, kentin Akropolündeki 15 bin kişilik dik tiyatronun yanındaki Dionysos tapınağının bitişiğinde sanatçılar için bir yerleşke yaptı. Böyle yöneticilerin var olduğu bir dönemde, bugün Türkiye’de bazı yöneticilerin sanatçıların sanatlarını icra etmesinden rahatsız olduğu da gözlemlenebiliyor. Sanat, insanlara yaşadıkları anın gerçekliğini ve geleceğin ufkunu gösterebiliyorsa, sanat ve siyaset birbirinden uzak durmamalıdır.
Sonuç: Hız ve Yavaşlık Üzerine
Seferihisar günümüzde, büyük İzmir metropolünün yakınında, küçük ama sakin bir kent olmaya çalışıyor. Her ne kadar turizm ve ulaşım gibi modern işlemler bu sakin olma ihtiyacını zorlasa da, hangi toplumsal sınıftan olursa olsun bir insanın daha sakin ve özgür yaşamak istemesi giderek artan bir olgu. “Hız” yoruyor insanı! “Kafa dinlemek” bir ihtiyaç haline geliyor. Kendi istemi dışında, birileri daha çok para kazansın diye insanı sıkı koşullara bağlamak istemiyor kimse. Hız koşulları kırmalı, sıkmamalı insanı! Eğer yavaşlık isteniyorsa; özgürlük ve dinginlik getirmeli!
Sefa Taşkın
20.07.2024
Dikili/İzmir
